Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Ömer Öztürk
Köşe Yazarı
Ömer Öztürk
 

Suriye’de Türkiye’nin İstediği Oluyor

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin başlattığı ve kamuoyunda “ikinci açılım süreci” olarak adlandırılan sürecin asıl hedefi, Suriye’nin kuzeyinde ABD tarafından eğitilip donatılan PKK/YPG kontrolündeki SDG yapısının yeni Suriye devletine entegre edilmesi ve silahlı varlığına son verilmesiydi. Bu doğrultuda, PKK elebaşı Abdullah Öcalan’ın “manevi oğlu” olarak lanse edilen Mazlum Abdi ile Suriye’nin yeni devlet başkanı Ahmet Şara arasında 10 Mart’ta imzalanan mutabakat, kritik bir dönüm noktası oldu. Bu anlaşma ile SDG, yeni Suriye yönetimine entegre olmayı kabul etmişti. Ancak ilerleyen süreçte İsrail’in teşviki ve İran’ın dolaylı desteğiyle SDG yönetimi mutabakatın gereklerini yerine getirmedi; Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’nin güneyinde fiilî bir PKK/YPG yapılanması oluşturma arayışına girdi. Türkiye ise böyle bir terör yapılanmasına asla izin vermeyeceğini her platformda açıkça ortaya koydu. Gerek diplomatik gerek askerî gücüyle, yüz bin kişilik ağır silahlarla donatılmış bir yapının gözdağı vermesine boyun eğmeyeceğini net biçimde gösterdi. Bu süreçte Türkiye’deki bazı sözde muhalif gazeteciler, kendi köşelerinde ve YouTube kanallarında PKK/YPG yapısını abartılı biçimde “büyük bir askerî güç” ve “Kürtlerin temsilcisi” gibi lanse etmeye çalıştı. Oysa gerçekler çok farklıydı. SDG yapısı yalnızca PKK/YPG’den oluşmuyordu; silahlı çekirdek kadrosu yaklaşık 45 bin kişiydi ve silahlı gücünün önemli bir kısmı Arap aşiretlerinden geliyordu. Halep’teki iki mahallede Kürt nüfusun yoğunluğunu kullanarak “kurtarılmış bölge” oluşturma girişimi, bölgedeki Kürtlerin destek vermemesi nedeniyle başarısız oldu ve bu unsurlar Halep’i terk etmek zorunda kaldı. ABD’nin SDG içindeki Arap aşiretlerini geri çekmesiyle PKK/YPG’nin silahlı gücü büyük ölçüde zayıfladı. Fırat’ın doğusundaki birçok bölgeden çekilerek Haseke çevresine sıkıştılar. Arap aşiretlerinin saldırıları karşısında ağır silahlarını bırakıp canlarını zor kurtardılar. Buna rağmen bazı çevreler ve sözde muhalif kalemler, “Arap aşiretleri Kürtleri sattı” gibi söylemlerle gerçekleri çarpıttı. Oysa bilinmelidir ki PKK hiçbir zaman Kürtlerin temsilcisi olmadı, olmayacak. Bölgedeki birçok Kürt aşireti PKK’ya destek vermemekte; Türkiye’nin ve yeni Suriye yönetiminin yanında durmaktadır. Yeni anlaşmaya göre; Kürtçenin ulusal bir dil olarak kabul edilmesi, Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde Kürtçenin okullarda seçmeli ders olarak okutulması, 21 Mart’ın Nevruz Bayramı olarak resmî tatil ilan edilmesi, Haseke’nin Kürt bir vali tarafından yönetilmesi, SDG içindeki silahlı unsurların bireysel olarak Suriye ordusuna katılması, Devlet yönetiminde Kürtlerin de bakan yardımcılığı gibi görevlerde yer alması, Türkiye’den gelip SDG’ye katılan PKK’lıların Suriye’yi terk etmesi kararlaştırıldı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de uzun bir açıklamayla bu gelişmeleri ve anlaşmanın maddelerini kamuoyuna duyurdu. Türkiye açısından bir beka meselesi olan SDG’nin Suriye yönetimine entegre edilmesi, bu şekilde sonuçlanırsa tarihî bir başarı olacaktır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin uzun vadeli ve sabırlı siyasi hamlelerinin sonuç verdiği açıkça görülmektedir. Bu gelişmeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal bütünlüğünü daha da güçlendirecektir. Bölgede yaşananlar bir gerçeği net biçimde ortaya koymaktadır: Bin yıldır etle tırnak gibi yaşayan Türk ve Kürt halkları birlik içinde olursa, en çok kazanan yine kendileri olacaktır. Türkiye bölgenin en güçlü devletidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin desteklemediği hiçbir yapı uzun süre ayakta kalamaz. Irak’ın kuzeyindeki Kürt Bölgesel Yönetimi dahi Türkiye’nin desteğiyle varlığını sürdürebilmektedir. Bugün dünyada yeni güç dengeleri oluşurken, Türk ve Kürt halklarının birlikteliği Türkiye’yi vazgeçilmez bir aktör hâline getirebilir. 85 milyon vatandaş olarak refah içinde, güçlü ve istikrarlı bir Türkiye mümkündür.
Ekleme Tarihi: 22 Ocak 2026 -Perşembe

Suriye’de Türkiye’nin İstediği Oluyor

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin başlattığı ve kamuoyunda “ikinci açılım süreci” olarak adlandırılan sürecin asıl hedefi, Suriye’nin kuzeyinde ABD tarafından eğitilip donatılan PKK/YPG kontrolündeki SDG yapısının yeni Suriye devletine entegre edilmesi ve silahlı varlığına son verilmesiydi.

Bu doğrultuda, PKK elebaşı Abdullah Öcalan’ın “manevi oğlu” olarak lanse edilen Mazlum Abdi ile Suriye’nin yeni devlet başkanı Ahmet Şara arasında 10 Mart’ta imzalanan mutabakat, kritik bir dönüm noktası oldu. Bu anlaşma ile SDG, yeni Suriye yönetimine entegre olmayı kabul etmişti. Ancak ilerleyen süreçte İsrail’in teşviki ve İran’ın dolaylı desteğiyle SDG yönetimi mutabakatın gereklerini yerine getirmedi; Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’nin güneyinde fiilî bir PKK/YPG yapılanması oluşturma arayışına girdi.

Türkiye ise böyle bir terör yapılanmasına asla izin vermeyeceğini her platformda açıkça ortaya koydu. Gerek diplomatik gerek askerî gücüyle, yüz bin kişilik ağır silahlarla donatılmış bir yapının gözdağı vermesine boyun eğmeyeceğini net biçimde gösterdi.

Bu süreçte Türkiye’deki bazı sözde muhalif gazeteciler, kendi köşelerinde ve YouTube kanallarında PKK/YPG yapısını abartılı biçimde “büyük bir askerî güç” ve “Kürtlerin temsilcisi” gibi lanse etmeye çalıştı. Oysa gerçekler çok farklıydı. SDG yapısı yalnızca PKK/YPG’den oluşmuyordu; silahlı çekirdek kadrosu yaklaşık 45 bin kişiydi ve silahlı gücünün önemli bir kısmı Arap aşiretlerinden geliyordu.

Halep’teki iki mahallede Kürt nüfusun yoğunluğunu kullanarak “kurtarılmış bölge” oluşturma girişimi, bölgedeki Kürtlerin destek vermemesi nedeniyle başarısız oldu ve bu unsurlar Halep’i terk etmek zorunda kaldı. ABD’nin SDG içindeki Arap aşiretlerini geri çekmesiyle PKK/YPG’nin silahlı gücü büyük ölçüde zayıfladı. Fırat’ın doğusundaki birçok bölgeden çekilerek Haseke çevresine sıkıştılar. Arap aşiretlerinin saldırıları karşısında ağır silahlarını bırakıp canlarını zor kurtardılar.

Buna rağmen bazı çevreler ve sözde muhalif kalemler, “Arap aşiretleri Kürtleri sattı” gibi söylemlerle gerçekleri çarpıttı. Oysa bilinmelidir ki PKK hiçbir zaman Kürtlerin temsilcisi olmadı, olmayacak. Bölgedeki birçok Kürt aşireti PKK’ya destek vermemekte; Türkiye’nin ve yeni Suriye yönetiminin yanında durmaktadır.

Yeni anlaşmaya göre;

Kürtçenin ulusal bir dil olarak kabul edilmesi,

Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde Kürtçenin okullarda seçmeli ders olarak okutulması,

21 Mart’ın Nevruz Bayramı olarak resmî tatil ilan edilmesi,

Haseke’nin Kürt bir vali tarafından yönetilmesi,

SDG içindeki silahlı unsurların bireysel olarak Suriye ordusuna katılması,

Devlet yönetiminde Kürtlerin de bakan yardımcılığı gibi görevlerde yer alması,

Türkiye’den gelip SDG’ye katılan PKK’lıların Suriye’yi terk etmesi

kararlaştırıldı.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de uzun bir açıklamayla bu gelişmeleri ve anlaşmanın maddelerini kamuoyuna duyurdu. Türkiye açısından bir beka meselesi olan SDG’nin Suriye yönetimine entegre edilmesi, bu şekilde sonuçlanırsa tarihî bir başarı olacaktır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin uzun vadeli ve sabırlı siyasi hamlelerinin sonuç verdiği açıkça görülmektedir. Bu gelişmeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal bütünlüğünü daha da güçlendirecektir.

Bölgede yaşananlar bir gerçeği net biçimde ortaya koymaktadır: Bin yıldır etle tırnak gibi yaşayan Türk ve Kürt halkları birlik içinde olursa, en çok kazanan yine kendileri olacaktır. Türkiye bölgenin en güçlü devletidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin desteklemediği hiçbir yapı uzun süre ayakta kalamaz. Irak’ın kuzeyindeki Kürt Bölgesel Yönetimi dahi Türkiye’nin desteğiyle varlığını sürdürebilmektedir.

Bugün dünyada yeni güç dengeleri oluşurken, Türk ve Kürt halklarının birlikteliği Türkiye’yi vazgeçilmez bir aktör hâline getirebilir. 85 milyon vatandaş olarak refah içinde, güçlü ve istikrarlı bir Türkiye mümkündür.

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.