Kendini “dünyanın lideri” olarak pazarlayan Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanı Donald Trump, Oval Ofis’te koltuğunda oturuyor… Gözleri kapalı, elleri bağlanmış. Etrafında bir grup rahip ve tarikat mensubu. Kimisi Trump’ın omuzlarına dokunmuş, kimisi öndekinin omzuna el koyarak zincir oluşturmuş. Hep birlikte dua ediyorlar.
Ama bu sıradan bir dua değil.
Bu görüntü, açıkça bir siyasi ayin. Bir kutsama töreni. Daha da açık konuşalım: Devlet yönetimi kisvesi altında yapılmış bir tarikat ritüeli.
Ortadoğu’da yürütülen savaş politikaları için Trump’a teşekkür ediyorlar. Tanrı’nın onu seçtiğini söylüyorlar. Hatta bazı Evanjelik çevrelerde Trump’ın, Tanrı’nın planında özel bir rolü olduğuna inananlar bile var.
İnsan ister istemez soruyor:
Dünyanın en büyük askeri gücü gerçekten bu zihniyetin elinde mi?
Bu sahnenin arkasındaki ideolojiye bakalım.
Amerika’da sayıları 60–70 milyona ulaştığı söylenen Hristiyan Evanjelik Protestanlar, ABD siyasetinin en güçlü lobilerinden biri. Başkanlar değişir ama bu grubun Washington’daki etkisi kolay kolay değişmez. Jimmy Carter’dan Ronut Regin’a baba Bush’tan küçük Bush’a kadar birçok başkanın bu çevrelerle yakın ilişkileri yıllardır konuşulur.
Ama mesele sadece bir dini inanç değil.
Evanjelik yorumlara göre dünyanın sonu yaklaşırken Armageddon adı verilen büyük bir kıyamet savaşı çıkacaktır. Bu savaş Ortadoğu’da yaşanacak, ardından Hz. İsa Mesih gökten inecek, orduların başına geçecek ve zafer kazanacaktır. Sonrasında ise dünyada bin yıl sürecek bir Hristiyan egemenliği başlayacaktır.
Şimdi soralım:
Ortadoğu’da bitmeyen savaşlar…
Sürekli körüklenen krizler…
İsrail’e verilen sınırsız destek…
Bunların hepsi gerçekten sadece jeopolitik hesap mı?
Yoksa bir grup fanatiğin kıyamet kehanetini gerçekleştirme saplantısı mı?
Evanjeliklerin İsrail’e olan tuhaf bağlılığı işte bu yüzden sıradan bir siyasi ittifak değildir. Onlara göre İsrail, Armageddon sahnesinin merkezidir. Bu yüzden Washington’da hangi başkan olursa olsun Tel Aviv’e verilen destek neredeyse kutsal bir görev gibi görülür.
Dahası var.
Bu çevrelerin bazı yorumlarına göre Armageddon’un yaşanacağı yerlerden biri de Hatay’daki Amik Ovası olarak gösteriliyor.
Bu savaş Türk’lerle Yahudiler arasında geçeceği inanılıyor.
İşin ironik tarafı ise şu:
ABD’de bazı Evanjelikler Mesih’in ve Mehdi’nin gelişini beklerken, İran’daki Şii inancında da 12. İmam Mehdi’nin ahir zamanda ortaya çıkacağına inanılır.
Bir tarafta Mesih ve Mehdi beklentisi…
Diğer tarafta Mehdi beklentisi…
Ortadoğu ise bu iki Mesihçi ve Mehdici ideolojinin ortasında bir satranç tahtasına dönmüş durumda.
Bizim inancımız olan İslam’da ise durum nettir. Kur’an-ı Kerim’de Mehdi ve Mesih kavramı yer almaz. Hz. İsa tekrar yeryüzüne inmeyecektir. İslam’a göre son peygamber Hz. Muhammed’dir ve ondan sonra yeni bir peygamber gelmeyecektir. Kıyametin ne zaman kopacağını hiç kimse bilemez.
Fakat dünyada gerçekleri inanç değil güç belirler.
Ve bugün dünyanın en büyük askeri gücünün, kıyamet savaşına inanan milyonların etkisi altında olan bir devlet tarafından yönetildiğini görmezden gelmek saflık olur.
İşte Türkiye için asıl tehlike de burada başlıyor.
Böyle bir dünyada Türkiye’nin yapması gereken şey iç kavga üretmek değildir. Tam tersine iç cepheyi sağlam tutmaktır.
Sünni-Alevi ayrımıyla…
Türk-Kürt kavgasıyla…
Etnik kimlik tartışmalarıyla…
Bu ülkenin enerjisini tüketmek isteyenlerin ekmeğine yağ sürmekten başka hiçbir işe yaramaz.
Bu topraklarda yaşayan herkes aynı kaderi paylaşmaktadır.
Türk’üyle, Kürd’üyle, Çerkez’iyle, Arnavut’uyla, Laz’ıyla, Gürcü’süyle, Boşnak’ıyla, Roman’ıyla…
Bu ülkenin ortak adı Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Bu coğrafyada ayakta kalmak isteyen bir devletin tek şansı vardır:
Birlik, güç ve milli irade.
Çünkü tarih bize defalarca şunu göstermiştir:
Parçalanan milletler yok olur.
Birleşen milletler ise tarih yazar.
Ve bu yüzden bugün her zamankinden daha fazla hatırlamamız gereken söz şudur:
“Ne mutlu Türküm diyene.”


