Bir tarafta üretim gücüyle küresel ekonomiyi adım adım eline alan Çin, diğer tarafta onlarca yıl boyunca enerji kaynaklarını, dolar sistemini ve askeri üslerini kullanarak dünyaya yön veren Amerika Birleşik Devletleri var. Bugün yaşanan krizlerin merkezinde demokrasi, insan hakları ya da güvenlik değil; doğrudan enerji vanalarının kontrolü bulunuyor.
Çin’in yükselişi Washington için sıradan bir ekonomik rekabet değil, küresel üstünlüğün sarsılması anlamına geliyor. 1979 sonrası reformlarla dev bir üretim gücüne dönüşen Çin, yalnızca ucuz mal satan bir ülke olmaktan çıktı; enerjiye ulaşan, limanlara hâkim olan, ticaret koridorları kuran ve alternatif finans merkezleri oluşturan bir güç haline geldi.
Amerika ise bunu yalnızca ekonomik tablo olarak okumuyor; doğrudan kendi hakimiyet alanına yönelik tehdit olarak görüyor.
Çünkü ABD uzun yıllar şu sistemi kurdu:
Enerjiyi kontrol eden dünyayı kontrol eder.
Petrol rezervlerinin yoğunlaştığı coğrafyalara bakıldığında neden yıllardır aynı ülkelerde kriz eksik olmadığı daha net görülüyor. Venezuela, İran, Irak, Libya… Dünyanın en büyük rezervlerine sahip ülkelerin neredeyse tamamı ya yaptırımlarla boğuldu, ya iç karışıklıklarla zayıflatıldı ya da doğrudan askeri müdahalelerle şekillendirildi.
Venezuela dünyanın en büyük petrol rezervine sahip ülke haline geldiği andan itibaren ekonomik abluka kıskacına alındı. İran, bağımsız enerji politikası geliştirdiği andan itibaren ağır ambargoların hedefi oldu.
Sorulması gereken soru açık:
Neden demokrasi söylemi hep petrolün olduğu yerde devreye giriyor?
Irak’a müdahale edildi, ülke fiilen parçalandı. Libya’ya operasyon yapıldı, Kaddafi devrildi ve ülke yıllarca toparlanamadı. Mısır’da iktidar değişti, Suriye on yılı aşan bir iç savaşın içine itildi. Yemen bombalandı. Lübnan sürekli baskı altında tutuldu. Gazze’de ise insanlık vicdanını sarsan büyük bir yıkım yaşandı.
Ortaya çıkan tablo şunu gösteriyor:
Enerji ve güvenlik başlığı çoğu zaman aynı dosyada açılıyor.
İsrail’in İran karşıtı stratejisi de bu denklemden bağımsız değil. Bölgedeki her güç kayması doğrudan Tahran eksenine göre okunuyor. Ancak burada hesaba katılmayan bir gerçek ortaya çıktı: İran dış baskıyla çözülecek bir yapı değil.
Askeri tesislerin hedef alınması, üst düzey isimlerin etkisiz hale getirilmesi, ekonomik yaptırımların ağırlaştırılması İran içinde beklenen çözülmeyi doğurmadı. Tam tersine, toplumda direnç refleksi oluştu.
Daha da önemlisi İran yeni savaş yöntemini sahaya koydu:
Tank göndermeden, uçak kaldırmadan, doğrudan füze kapasitesiyle caydırıcılık.
Bu tablo özellikle Körfez’deki dengeleri sarstı. Çünkü yıllarca “Amerikan şemsiyesi” altında güvenlik satın alan ülkeler ilk kez şu soruyu sormaya başladı:
Bu kadar üs, bu kadar silah, bu kadar milyar dolarlık anlaşma varsa neden bölge her geçen gün daha kırılgan hale geliyor?
Petrol fiyatlarının hızla yükselmesi yalnızca enerji şirketlerini değil, doğrudan dünyanın en yoksul sofralarını etkiliyor. Çünkü petrol arttığında nakliye artıyor, üretim artıyor, gıda pahalanıyor.
Bugün bir ekmeğin küçülmesinde, bir market fişinin kabarmasında yalnızca yerel ekonomik sorunlar değil; küresel enerji gerilimleri de doğrudan etkili.
Amerika yıllarca korku üreterek müttefiklerini hizaya soktu. İran tehdidi, terör tehdidi, güvenlik tehdidi… Fakat artık bu söylemin etkisi eskisi kadar güçlü değil. Çünkü sahadaki sonuçlar farklı konuşuyor.
Çin üretimle ilerliyor.
Rusya enerjiyle direniyor.
İran füze kapasitesiyle caydırıcılık kuruyor.
Ve dünya şunu görüyor:
Askeri üstünlük tek başına mutlak sonuç üretmiyor.
Türkiye açısından buradan çıkarılacak ders nettir:
Savunma sanayii artık lüks değil, doğrudan milli güvenliğin omurgasıdır. Füze teknolojileri, hava savunma sistemleri, elektronik harp kapasitesi ve yerli üretim ne kadar gelişirse Türkiye o kadar bağımsız kalır.
Çünkü yeni çağda savaş cephede değil; menzilde, teknolojide, enerjide ve iradede kazanılıyor.


