Onu sadece bir gazeteci ya da yazar olarak tanımlamak yetersiz olur. O, düşüncenin, direnişin ve bağımsız aklın temsilcisiydi.
Genç, gençlik yıllarında ülkücü görüşe sahip olduğunu açıklasa da zamanla sol milliyetçi, Kemalist ve ulusalcı bir çizgiye yöneldi. Hiçbir siyasi partiye bağlı olmadı. Ulusalcı, anti-emperyalist, halkçı bir duruş sergiledi. Onun sıkça tekrarladığı cümleler, hafızalarımıza kazındı:
“Milliyetçi solculuk mümkündür.”
“Emperyalizme boyun eğmeyen bir Türkiye mümkündür.”
“Köksüz aydınlar bu ülkenin felaketidir.”
Nihat Genç’i kaybetmek, sadece bir insanı değil; bir duruşu, bir sesi ve bağımsız bir düşünceyi kaybetmektir. Türk milleti büyük bir vatanseverini yitirmiştir. Seni unutmayacağız Nihat Genç…
Hayatını emperyalizme karşı mücadeleyle geçiren bir insanı anarken, bugün dünya düzeninde bize "çevre" adı altında dayatılan yeni bir emperyalizm şekliyle karşı karşıyayız:
İklim Kanunu ve Karbon Vergisi.
Avrupa Birliği’nin yürürlüğe koymaya hazırlandığı Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SGDM) tam anlamıyla küresel bir iktisadi dizayn hamlesidir. Avrupa diyor ki:
“Ben çevreci üretim yapıyorum, bu pahalıya mal oluyor. Çin, Hindistan ve Türkiye gibi ülkeler daha ucuz ürün gönderiyor, bu haksız rekabet. Bu nedenle karbon vergisi koyacağım.”
Aslında bu bir çevre politikası değil; Avrupa'nın merkez ekonomi pozisyonunu koruma refleksidir.
Türkiye, Avrupa Birliği'ne yıllık 100 milyar doları aşan ihracat yapıyor. Bu nedenle karbon vergisi Türkiye’nin ihracat gücünü ciddi biçimde tehdit ediyor. Büyük sanayi kuruluşları, karbon yönetimi yapmazlarsa AB pazarını kaybetmekle karşı karşıya kalacaklarını çok iyi biliyorlar.
Bunun üzerine Türkiye hükümeti de diyor ki: “Madem bu vergi alınacak, o zaman vergiyi biz alalım, sistemimizi kuralım.” Böylece iç piyasada işletmeler, karbon salınımlarını azaltmaya zorlanacak ve üretim yaparken yaydıkları karbonu satın almak zorunda kalacaklar.
Peki ya yarın?
Bugün fabrikalardan alınan karbon ücreti, gelecekte bireylerden alınabilir mi? İnsanlar da kullandığı araçtan, yediği yemekten, ısınmadan, hatta nefes alışından dolayı karbon salınımı bedeli ödeyebilir mi?
Bu senaryo bana bir filmi hatırlattı: Zamana Karşı (In Time).
Filmde, insanlar kaderiyle değil zamanla yaşar. Zenginler ölümsüzken, fakirler bir gün daha hayatta kalmak için dilenir. Kimi zaman yaşamak bir lüks, bir ayrıcalık olur. Güçlüler ölümsüzlüğü satın alırken, zayıflar hayatta kalabilmek için zamanlarını satar.
Bugün karbon sisteminin gittiği yön, tıpkı bu distopik senaryoya benziyor. Zenginler yine sınırsız tüketirken sadece "parasını" ödeyecek, yoksullar ise yaşamlarını kısıtlamak zorunda kalacak.
Nihat Genç’in emperyalizme karşı mücadele eden sesini kaybettiğimiz bugünlerde, emperyalizm kendini yeşil bir ambalajla yeniden pazarlıyor. Biz ise hem çevreyi korumalı, hem bağımsız kalmalı, hem de bu oyunu iyi okumalıyız.
Çünkü zaman artık para değil; zaman, hayatın ta kendisi.


