Ortadoğu bir kez daha yangın yerine döndü. Amerika’nın, İsrail’in, Avrupa’nın ve hatta Türkiye’nin desteğiyle Suriye iç savaşında muhalifler üstünlük sağladı. Bu süreçte Ukrayna ile savaşan Rusya askeri varlığını Suriye’den çekmek zorunda kalınca, İran Devrim Muhafızları da bölgeyi terk etti. Böylece İran’ın yıllardır inşa etmeye çalıştığı “Şii Hilali” paramparça oldu.
İran, Suriye’yi kaybedince Lübnan Hizbullahı ile bağlantısı koptu. Yardımlar aksadı, İsrail’in düzenlediği nokta operasyonlarla Hizbullah’ın hem askeri gücü hem de komuta kademesi büyük ölçüde etkisiz hale getirildi. Bu gelişmelerin ardından Amerika ve İsrail, İran’ın nükleer çalışmalarına yeniden odaklandı. İran'ın atom bombası yapmaya hazırlandığını öne sürerek, nükleer tesislerini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'na açmaması halinde, hava saldırısıyla bu tesisleri yok edeceklerini açıkça duyurdular.
Bildiğiniz üzere, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin dünyanın kaderini tayin eden aktörler. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sık sık dile getirdiği “Dünya beşten büyüktür” sözü, işte bu adaletsiz düzene bir itirazdır. Çünkü bu beş ülke dışında hiçbir ülkenin nükleer silaha sahip olmasına müsaade edilmezken, İsrail, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore gibi ülkeler çoktan bu silahlara sahip olmuştur. Ama nedense yalnızca İran’a yönelik tehditler, ambargolar ve yaptırımlar ardı ardına gelmektedir.
13 Haziran günü İsrail, yaklaşık 200 savaş uçağıyla Ürdün, Irak ve Suudi Arabistan hava sahalarını kullanarak İran’ı vurdu. Gerekçe belliydi: İran’ın nükleer silah sahibi olma çabası. Oysa İsrail’in elinde tahminen 80 ila 90 arasında nükleer başlık bulunduğu sır değil. Ancak “iki yüzlü Batı” İran’a karşı yaptırımları devreye sokarken, İsrail’e sınırsız destek vermeye devam ediyor.
İsrail daha önce Hamas’ın, Hizbullah’ın ve İran’ın üst düzey yöneticilerini hedef alan suikastlarla gündeme gelmişti. Hatta Hamas’ın siyasi büro şefi İsmail Haniye'nin helikopter kazasında ölen, İran Cumhurbaşkanı’nın cenazesine katıldıktan sonra Devrim Muhafızları misafirhanesinde gerçekleşen bir füze saldırısıyla öldürmüştü.
İsrail’in hava saldırısında İran Savunma Bakanı, Devrim Muhafızları komutanı, bazı üst düzey mühendisler ve askeri yetkililer suikastla öldürüldü. Nükleer tesislere de ciddi hasarlar verildi. İran ise bu saldırıya gecikmeden karşılık verdi. Yüzlerce balistik füze Tel Aviv dahil çeşitli hedeflere yöneltildi. İsrail’in “Demir Kubbe” savunma sistemi kısmen delindi ve başkent Tel Aviv de zarar gördü.
Ancak bu süreçte asıl tartışılan mesele, İran’ın askeri caydırıcılığının sorgulanmaya başlanmasıydı. İsrail’in bu kadar büyük bir saldırıyı engelleyememesi, “İran gerçekten caydırıcı bir güç mü?” sorusunu gündeme getirdi.
Unutulmamalıdır ki İran, Türkiye'nin yaklaşık iki katı büyüklüğünde bir coğrafyaya ve 85 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Üç bin yıllık bir devlet geleneği olan bu ülkeye doğrudan bir kara savaşı açmak kolay değildir. Fakat hedef nettir: İran’ı zayıflatmak, Şii hattını dağıtmak ve tekrar güçlenmesinin önüne geçmek.
Türkiye bu gelişmelerden önemli dersler çıkarmalıdır. Bu coğrafyada hiçbir ülke bizim “dostumuz” değildir. Ulusal güvenliğimizi başkalarının şemsiyesi altında koruyamayız. Türkiye, kendi milli savunma sistemlerini en üst düzeye taşımalı ve caydırıcılık açısından kendi nükleer gücüne sahip olma yolunu mutlaka düşünmelidir.
Güçlü olanın değil, adaletli olanın kazandığı bir dünya için; önce güçlü, sonra adil olmalıyız.


