Türkiye siyasetinde “açılım” denilen süreç, yine aynı kısır döngünün eşiğinde. Hükümet bir adım ileri gidiyor, ardından geri çekiliyor; verilen sözler rafa kaldırılıyor, beklentiler boşa düşüyor. Süreç öyle bir hâle geldi ki, artık kendi aktörleri bile neyin ne olduğunu takip etmekte zorlanıyor.
Son günlerde bu tabloya en çarpıcı çıkışı yapan isim, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli. Daha önce “İmralı’ya gitmesi” yönünde talepte bulunduğu açılım komisyonuna şimdi yeni bir istek daha ekledi: PKK’nın siyasi kolu olduğu belirtilen HDP’nin eski eş genel başkanlarından Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması. Bahçeli, Demirtaş’ın tahliyesinin Türkiye için “hayırlara vesile olacağını” söyleyerek siyasette taşları bir kez daha yerinden oynattı. Hatta bununla da yetinmeyip, MHP’nin de İmralı heyetine katılmaya hazır olduğunu belirtti.
2014 Kobani olaylarını hatırlamakta fayda var. O dönem YPG’nin kontrolündeki Kobani’ye IŞİD saldırırken, HDP’liler ve dönemin eş genel başkanı Demirtaş Türkiye’den Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi üzerinden gelecek yardıma koridor açılmasını istemişti. Ardından HDP Genel Merkezi’nin sosyal medyada yaptığı çağrıyla sokaklar ateşe verilmişti. Üç gün süren olaylarda 50’ye yakın insan öldü; yüzlerce kişi yaralandı; okullar, kamu binaları, işyerleri, araçlar yakıldı, yağmalandı. Bu vahşetin ardından Demirtaş, Yüksekdağ ve 108 sanık ağır cezalara çarptırıldı.
Bugün ise aynı Demirtaş’ın serbest bırakılması için siyasi zemin hazırlanıyor. Açılım sürecinde Mehmet Öcalan’dan HDP heyetlerine kadar herkes İmralı’ya mekik dokurken, Öcalan’ın talepleri harfiyen taşınırken, bugün Bahçeli’nin “İmralı heyetine katılalım” önerisinin ne anlama geldiğini sormamak mümkün mü? Bu, Abdullah Öcalan’ın yeniden “resmî muhatap” olarak kabul edilmesi anlamına gelmiyor mu?
Kamuoyu anketleri ise net: Halkın yaklaşık yüzde 70’i açılım sürecine destek vermiyor. Bu durumu gören AK Parti, sürece ağırdan alıp adım atmakta isteksiz davranmaya başladı. Fakat MHP’nin Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katılmayarak verdiği ittifak mesajı, AKP’yi hızla pozisyon almaya zorladı. Nitekim 30 Ekim’de Cumhurbaşkanı Erdoğan, DEM Parti heyetini Külliye’de kabul etti ve “yapıcı, verimli ve umut verici” bir görüşme yapıldığını açıkladı.
Bu görüşmeden sadece saatler sonra ortaya atılan bir iddia ise tartışmanın rengini iyice koyulaştırdı: Türkiye’nin, yurt içinde ve yurt dışında yaklaşık 9 bin PKK mensubu için af hazırlığında olduğu öne sürüldü. Tıpkı ilk açılım sürecinde olduğu gibi, önce birkaç teröristin “silah bıraktık” görüntüleri servis edildi, ardından örgütün çekildiği duyuruldu… Türkiye’ye yıllardır dayatılan bu senaryonun ikinci kez sahneye konulmak istendiği çok açık.
Ancak ortada büyük bir gerçek var: İlk açılım sürecinde verilen sözlerin neredeyse hiçbiri tutulmadı. Siyasî talepler adım adım dayatıldı. Devletin otoritesi tartışmaya açıldı. Bugün ısıtılıp tekrar gündeme getirilen bu ikinci açılım girişimi de benzer bir kaderin eşiğinde.
Türkiye bu süreçte son derece dikkatli olmak zorunda. Bir daha geri dönülmez bir yola girilmemeli. Zira bu millet bir kez daha kandırılmayı, bir kez daha acı tecrübeler yaşamayı kaldırmaz.
Bu ülkenin huzuru, kapalı kapılar ardında yürütülen pazarlıklara emanet edilemeyecek kadar kıymetlidir.


