Mahkeme salonları, gerçeğin ortaya çıkması için var olan kutsal mekânlardır. Ancak bu kutsallık, zaman zaman vicdandan uzak yalan beyanlarla gölgelenir. Adaletin en görünmez düşmanlarından biri olan yalancı tanıklık, yalnızca bireyleri değil, tüm yargı sistemini hedef alır.
Yalancı tanıklık, Türk Ceza Kanunu’nun 272. maddesinde suç olarak tanımlanır. Mahkemede gerçeğe aykırı beyanda bulunan bir tanık, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Üstelik bu yalan beyandan dolayı biri mahkûm olur veya haksız şekilde beraat ederse, ceza artırılır. Ancak yasa maddesinin varlığı, her zaman caydırıcılığı garanti etmez.
Bunu en açık şekilde Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 2018/3210 E., 2020/14567 K. sayılı kararında görüyoruz.
Somut olayda, sanık hakkında “kasten yaralama” suçundan dava açılmış, mahkeme yalnızca bir tanığın beyanına dayanarak sanığı mahkûm etmiştir. Ancak daha sonra aynı tanık, başka bir dosyada itiraf niteliğindeki bir açıklamada bulunmuş ve önceki ifadesinin tamamen kurgu olduğunu, sanığın olaya karışmadığını belirtmiştir. Bu gelişme üzerine yeniden yargılama talep edilmiş, Yargıtay da tanığın gerçeğe aykırı beyanda bulunduğuna ve bu beyanın doğrudan hükme etki ettiğine hükmetmiştir. Yalancı tanığın ceza alması yönünde karar verilmiştir.
Bu örnek, yalancı tanıklığın sadece bireysel bir ahlak sorunu değil, toplumun adalet duygusuna doğrudan bir müdahale olduğunu gösteriyor. Kimi zaman dostluk, kimi zaman kin, kimi zaman para uğruna verilen yalan ifadeler; bir insanın özgürlüğünden yıllar çalabilir.
Öte yandan toplumda hala “ne olacak canım, bir tanıklık edersin” mantığı yaygın. Ancak unutulmamalı: mahkeme önünde verilen her beyan, kamu adına edilen bir yemindir.
Yargı sisteminin eksikleri, elbette tartışılmalıdır. Ancak sistemin çöküşüne en büyük katkıyı, bile isteye yalan söyleyen insanlar yapar. Gerçek dışı tanıklık, bir kişinin değil, bir toplumun adalet terazisini bozar.
Tanıklık, bir hak değil; aynı zamanda ağır bir sorumluluktur.


